‘Suskun Bir Yasak’ ve ‘Öteki Hayatlar’

Sanat (Tigris ) - Tigris Gazetesi | 30.03.2026 - 12:11, Güncelleme: 30.03.2026 - 12:11 198 kez okundu.
 

‘Suskun Bir Yasak’ ve ‘Öteki Hayatlar’

‘Suskun Bir Yasak’ ve ‘Öteki Hayatlar’ kitaplarını okuyucuyla buluşturan gazeteci-yazar İhsan Yılmaz; “Yazdığım her hikâye, görünmeyen hayatların sesi oldu”, “Gerçeğin canı acıdığı yerden yazıldı.
Haber: Mümin AĞCAKAYA  ‘Suskun Bir Yasak’ ve ‘Öteki Hayatlar’ kitaplarını okuyucuyla buluşturan gazeteci-yazar İhsan Yılmaz; “Yazdığım her hikâye, görünmeyen hayatların sesi oldu”, “Gerçeğin canı acıdığı yerden yazıldı.” Diyen yazar kitaplarında; ötekilerin kimlik, aidiyet, özgürlük ve bunların toplumda yol açtığı çatışma temalarını işliyor. Toplumun görmezden geldiği acılara, yasaklı aşklara ve ötekileştirilen hayatlara ışık tutan, okuyucuların ilgisini çeken kitapları raflarda yerini aldı. “Yazdığım her hikâye, görünmeyen hayatların sesi oldu.” diyen gazeteci-yazar İhsan Yılmaz’la kitapları üzerine sorularımızı yanıtladı. Sizi daha çok gazeteci kimliğinizle tanıyorduk. Sürpriz yaparak iki kitapla birlikte okuyucu karşısına çıktınız. Bu iki kitap nasıl ortaya çıktı? Ben yazmaya hep içimde birikenlerle başladım. Gazetecilik bana hayatın görünen yüzünü gösterdi ama yazarlık görünmeyeni anlatma cesareti verdi. Öteki Hayatlar toplumun kenarında kalmış insanların sesi oldu. Suskun Bir Yasak ise konuşulamayan, dile getirilemeyen bir aşkın hikâyesi… İkisi de aslında içimde yıllarca biriken duyguların sonucu. “Öteki Hayatlar” kitabınızda hangi temaları işliyorsunuz? Bu kitapta özellikle toplumun dışladığı, görmezden geldiği insanların hikâyelerini anlatıyorum. Trans bireyler, yalnız bırakılmış kadınlar, kimlik mücadelesi veren insanlar… Bu hikâyeler kurgu ama yaşanmışlık hissi taşıyor. Çünkü biz bu hayatları her gün görüyoruz ama çoğu zaman bakmamayı seçiyoruz. “Suskun Bir Yasak” oldukça duygusal bir anlatı… Bu hikâyenin çıkış noktası nedir? Bu kitap bir itiraf değil ama bir iç hesaplaşma. Yasak bir aşkın yıllar boyunca içte taşınması, söylenemeyen sözler, yaşanamayan duygular… Aslında hepimizin hayatında bir “suskunluk” vardır. Bu kitap o suskunluğun sesi. Yazarken sizi en çok zorlayan şey ne oldu? Gerçek duyguyu kaybetmemek önemliydi. Çünkü bu kitaplar sadece hikâye değil, aynı zamanda bir vicdan meselesi. Özellikle ‘Öteki Hayatlar’ı yazarken birçok kez durup düşündüm: “Acaba yeterince doğru anlatabiliyor muyum?” diye. Okuyucu bu iki kitapta ne bulacak? Kendini bulacak. Ya bir karakterde, ya bir cümlede… Belki de yarım kalmış bir duyguda. Benim amacım sadece okutmak değil, hissettirmek. Çünkü bazı kitaplar okunmaz, yaşanır. Bu yüzden yazmayı bir direnme biçimi olarak ele alıyorum. Sessiz kalmamak. Görmezden gelineni görünür kılmak. Belki de en çok bu yüzden yazıyorum. YAZI BİRAZ DA İNSANIN KENDİ YARASINI TANIMA BİÇİMİDİR Yeni yazım projelerinizde neler var? Yeni hikâyeler üzerinde çalışıyorum. Mezopotamya’nın yarım kalmış aşklarını, acılarını ve umutlarını anlatmaya devam edeceğim. Çünkü bu coğrafyada anlatılmayı bekleyen çok fazla hikâye var. Yazı yolculuğum daha çok hayatın kendisinden, gözlemden, okumaktan ve hissederek yaşamaktan beslendi. İnsanları dinlemek, suskunlukları fark etmek, bazen bir bakıştan bir hikâye çıkarmak benim için en büyük okul oldu. Kalemim en çok yaşadıklarımdan, tanıklık ettiklerimden ve içimde büyüyen duygulardan çok etkilendi. Yazı biraz da insanın kendi yarasını tanıma biçimidir diyebilirim. Sizin için yazmak ne ifade ediyor? Benim için yazmak, bir anlamda nefes almaktır. İnsan bazen konuşarak anlatamaz, ama yazarak içini açabilir. Yazmak; içimde biriken acıları, tanıklıkları, özlemleri ve cevap bulamamış soruları bir yere bırakma hâlidir. Ben yazarken yalnızca bir hikâye kurmuyorum; aynı zamanda içimde taşıdığım yükleri, tanıklık ettiğim hayatları ve susturulmuş duyguları görünür kılmaya çalışıyorum. Yazmakta kendimi buluyorum, insanı buluyorum, vicdanı buluyorum. Bazen de kelimelerin arasında bir tür iyileşme buluyorum. Çünkü bazı yaralar konuşularak değil, yazılarak hafifler. Öteki Hayatlar romanında toplumun “öteki” olarak gördüğü bireylerin hikâyelerini anlatıyorsunuz. Toplumun dışladığı veya 'öteki' olarak yaftaladığı bireyleri odağınıza alıp sizi bu romanı yazmaya iten temel motivasyon neydi? - Beni bu romanı yazmaya iten en temel şey, görmezden gelinen hayatların aslında ne kadar derin ve gerçek olduğunu fark etmemdi. Toplum çoğu zaman anlamadığı şeyi dışlıyor, tanımadığı hayatları yaftalıyor. Oysa “öteki” dediğimiz insanların da sevinçleri, kırgınlıkları, hayalleri, onurları ve incinmişlikleri var. Ben bu romanla biraz da onların sesini duyurmak istedim. Çünkü edebiyat sadece güçlülerin, görünür olanların ya da kabul görenlerin alanı değildir; asıl edebiyat bazen kıyıda kalmış hayatlara dokunduğunda anlam kazanır. Öteki Hayatlar, biraz da vicdanın romanıdır. ‘GERÇEĞİN CANI ACIDIĞI YERDEN YAZILDI’ ‘Öteki Hayatlar’da “Bu kitap, gerçeğin canı acıdığı yerden yazıldı” diyorsunuz. Ne demek istediniz? Bu cümle benim için kitabın özeti gibidir. Çünkü bazı gerçekler vardır; sadece yaşanmaz, aynı zamanda insanın içine batar. Toplumun susturduğu, yok saydığı, ezdiği hayatlara baktığınızda orada sadece bir hikâye değil, aynı zamanda bir yara görürsünüz. Ben o yarayı hissettiğim için yazdım. “Gerçeğin canı acıdığı yer” dediğim şey, insanın sırf kendisi olduğu için dışlandığı, küçümsendiği, yalnız bırakıldığı yerdir. Bu kitap da tam olarak o acının, o sessiz çığlığın içinden doğdu. Yani bu bir kurmaca olmanın ötesinde, duygusal ve toplumsal bir tanıklıktır. Eserde kimlik, aidiyet, özgürlük ve bunların toplumda yol açtığı çatışma temaları güçlü biçimde işleniyor. Sizce bireyin kendisi olma mücadelesi toplumla çatışmadan mümkün olamaz mı? Aslında ideal olan, bireyin kendisi olurken toplumla çatışmak zorunda kalmamasıdır. Ama ne yazık ki yaşadığımız dünyada bu her zaman mümkün olmuyor. Çünkü toplum çoğu zaman kendi kalıplarını, kendi doğrularını, kendi korkularını bireyin üzerine dayatıyor. Birey de o kalıpların dışına çıktığında bir çatışma kaçınılmaz hâle geliyor. Ben yine de umutsuz değilim. Toplum dönüşebilir, anlayış gelişebilir, vicdan büyüyebilir. Ama bunun için önce insanın farklı olana bakmayı değil, anlamayı öğrenmesi gerekir. Kendisi olmak aslında bir başkaldırı değil; en doğal insan hakkıdır. Suskun Bir Yasak romanında aşkın konuşulmayan ve yaşanamayan bir yönünü anlatıyorsunuz. Bu eser gerçek olaylardan ilhamla mı yazıldı yoksa kurgusal bir çalışma mı? Suskun Bir Yasak elbette kurgu bir romandır; ancak duygusal olarak hayatın içinden izler taşır. Ben bir roman yazarken bütünüyle hayattan kopuk davranmıyorum. İnsanların yaşadığı gerçek duygular, suskunluklar, vazgeçişler ve iç çatışmalar bir şekilde metne sızıyor. Bu anlamda eser yalnızca hayal gücünün ürünü değil; gerçek hayatın duygusal izlerini de taşıyan bir kurgu. Çünkü bazı aşklar gerçekten yaşanmaz ama insanın içinde çok derin yaşanır. Roman biraz da bunun hikâyesidir. Romanda iki insanın birbirini incitmemek için sevgisini susarak yaşaması dikkat çekiyor. Roman boyunca karakterlerin kalbi ile vicdanı arasında bir mücadele var. Sizce insan “mutlu olmak” ile “doğru kalmak” arasında kaldığında hangisini seçmelidir? - Bu çok zor bir soru. Çünkü bazen insanın mutluluğu bir başkasının yarasına dönüşebilir. Benim düşünceme göre insan, kalbini inkâr etmeden ama vicdanını da kaybetmeden yaşamalıdır. Eğer mutluluk, bir başkasının yıkımı üzerine kuruluyorsa orada eksik bir şey vardır. Doğru kalmak bazen çok ağır bir bedel ister; insanı yaralar, susturur, eksiltir. Ama yine de insanı insan yapan şey biraz da o vicdandır. Ben romanda bu yüzden kesin cevaplar vermekten çok, okuru o vicdani sorgulamanın içine çekmek istedim. Suskun Bir Yasak romanında sevginin bir noktada fedakârlığa ve geri çekilmeye dönüştüğünü görüyoruz. Bu temelde iki sorum olacak: 1) Bir insan sevdiği kişiyi korumak için kendi mutluluğundan vazgeçmeli mi 2) Bu sizce aşkın gücü mü, yoksa trajedisi midir? - Bazen evet, insan gerçekten sevdiği kişiyi korumak için kendi mutluluğundan vazgeçebilir. Ama bu çok ağır bir tercihtir. Herkesin taşıyabileceği bir yük değildir. Aşk sadece sahip olmak değildir; bazen geri çekilmeyi, susmayı, hatta uzaktan sevmeyi de içerir. Bu nedenle ben bunu hem aşkın gücü hem de trajedisi olarak görüyorum. Gücüdür; çünkü insanı bencillikten çıkarır. Trajedisidir; çünkü insan bazen en çok sevdiği şeyden vazgeçmek zorunda kalır. Suskun Bir Yasak tam da bu ikili duygunun romanıdır. Suskun Bir Yasak’ta tahliller, karakter çatışmaları, olay örgüsü, diyaloglara baktığımda bu romanın sizi epeyi yorduğunu düşünüyorum. İhsan Bey; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır? - Bence yazar, insan ruhunun derinliklerine inebilen ve çağının tanıklığını yapabilen kişidir. Sadece güzel cümle kuran biri değildir; aynı zamanda hakikate dokunabilen, insanı anlayabilen, acıyı ve sevinci sahici biçimde aktarabilen biridir. Yazarın en temel sorumluluğu samimi olmaktır. Kendi hakikatinden kaçmamak, gördüğünü ve hissettiğini içtenlikle anlatmak zorundadır. İyi bir yazarı diğerlerinden ayıran şey ise bence sahicilik ve vicdandır. Çünkü teknik zamanla gelişir, üslup oturur; ama vicdanı olmayan bir kalemin bıraktığı iz derin olmaz. Son olarak ne söylemek istersiniz? . Umarım hem Öteki Hayatlar hem de Suskun Bir Yasak, okurun kalbinde bir iz bırakır. Dileğim; bu romanların yalnızca okunması değil, hissedilmesi ve üzerine düşünülmesidir. Edebiyatın en güzel yanı da belki budur: Bir insanın içinden çıkan söz, başka bir insanın yüreğinde kendine yer bulur. Yazar İhsan Yılmaz, kalemini sadece bir anlatım aracı olarak değil, bir vicdan sesi olarak kullanıyor. “Öteki Hayatlar” ve “Suskun Bir Yasak” ile okuru derin bir yüzleşmeye davet ediyor. Kitaplarının yolu açık, okuru bol olsun diyoruz. ­­İHSAN YILMAZ KİMDİR? İhsan Yılmaz; 1967 yılında Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde doğdu, İlk okulu Silvan’da okudu. Orta ve Lise eğitimini Diyarbakır’da tamamlayan Yılmaz, hayata, insana ve yaşanan acılara kayıtsız kalamayan bir kalem emekçisidir. Ben kendimi yalnızca roman yazarı olarak değil; insan hikâyelerinin peşinde yürüyen biri olarak görüyorum. Yaşadığım coğrafyanın acıları, sevinçleri, suskunlukları ve yarım kalmış hayatları beni her zaman derinden etkiledi. Yazmak da biraz bu etkilenmenin, biraz tanıklığın, biraz da içimde birikenleri hayata ve insanlığa emanet etme çabasının sonucudur. Kısacası ben, insanın iç sesine kulak vermeye çalışan biriyim.
‘Suskun Bir Yasak’ ve ‘Öteki Hayatlar’ kitaplarını okuyucuyla buluşturan gazeteci-yazar İhsan Yılmaz; “Yazdığım her hikâye, görünmeyen hayatların sesi oldu”, “Gerçeğin canı acıdığı yerden yazıldı.

Haber: Mümin AĞCAKAYA

 ‘Suskun Bir Yasak’ ve ‘Öteki Hayatlar’ kitaplarını okuyucuyla buluşturan gazeteci-yazar İhsan Yılmaz; “Yazdığım her hikâye, görünmeyen hayatların sesi oldu”, “Gerçeğin canı acıdığı yerden yazıldı.” Diyen yazar kitaplarında; ötekilerin kimlik, aidiyet, özgürlük ve bunların toplumda yol açtığı çatışma temalarını işliyor. Toplumun görmezden geldiği acılara, yasaklı aşklara ve ötekileştirilen hayatlara ışık tutan, okuyucuların ilgisini çeken kitapları raflarda yerini aldı. “Yazdığım her hikâye, görünmeyen hayatların sesi oldu.” diyen gazeteci-yazar İhsan Yılmaz’la kitapları üzerine sorularımızı yanıtladı.

Sizi daha çok gazeteci kimliğinizle tanıyorduk. Sürpriz yaparak iki kitapla birlikte okuyucu karşısına çıktınız. Bu iki kitap nasıl ortaya çıktı?

Ben yazmaya hep içimde birikenlerle başladım. Gazetecilik bana hayatın görünen yüzünü gösterdi ama yazarlık görünmeyeni anlatma cesareti verdi. Öteki Hayatlar toplumun kenarında kalmış insanların sesi oldu. Suskun Bir Yasak ise konuşulamayan, dile getirilemeyen bir aşkın hikâyesi… İkisi de aslında içimde yıllarca biriken duyguların sonucu.

suskun-hayatlar-ve-otekiler-1.jpeg

“Öteki Hayatlar” kitabınızda hangi temaları işliyorsunuz?

Bu kitapta özellikle toplumun dışladığı, görmezden geldiği insanların hikâyelerini anlatıyorum. Trans bireyler, yalnız bırakılmış kadınlar, kimlik mücadelesi veren insanlar… Bu hikâyeler kurgu ama yaşanmışlık hissi taşıyor. Çünkü biz bu hayatları her gün görüyoruz ama çoğu zaman bakmamayı seçiyoruz.

suskun-hayatlar-ve-otekiler-2.jpeg

“Suskun Bir Yasak” oldukça duygusal bir anlatı… Bu hikâyenin çıkış noktası nedir?

Bu kitap bir itiraf değil ama bir iç hesaplaşma. Yasak bir aşkın yıllar boyunca içte taşınması, söylenemeyen sözler, yaşanamayan duygular… Aslında hepimizin hayatında bir “suskunluk” vardır. Bu kitap o suskunluğun sesi.

Yazarken sizi en çok zorlayan şey ne oldu?

Gerçek duyguyu kaybetmemek önemliydi. Çünkü bu kitaplar sadece hikâye değil, aynı zamanda bir vicdan meselesi. Özellikle ‘Öteki Hayatlar’ı yazarken birçok kez durup düşündüm: “Acaba yeterince doğru anlatabiliyor muyum?” diye.

Okuyucu bu iki kitapta ne bulacak?

Kendini bulacak. Ya bir karakterde, ya bir cümlede… Belki de yarım kalmış bir duyguda. Benim amacım sadece okutmak değil, hissettirmek. Çünkü bazı kitaplar okunmaz, yaşanır.

Bu yüzden yazmayı bir direnme biçimi olarak ele alıyorum. Sessiz kalmamak. Görmezden gelineni görünür kılmak. Belki de en çok bu yüzden yazıyorum.

YAZI BİRAZ DA İNSANIN KENDİ YARASINI TANIMA BİÇİMİDİR

Yeni yazım projelerinizde neler var?

Yeni hikâyeler üzerinde çalışıyorum. Mezopotamya’nın yarım kalmış aşklarını, acılarını ve umutlarını anlatmaya devam edeceğim. Çünkü bu coğrafyada anlatılmayı bekleyen çok fazla hikâye var.

Yazı yolculuğum daha çok hayatın kendisinden, gözlemden, okumaktan ve hissederek yaşamaktan beslendi. İnsanları dinlemek, suskunlukları fark etmek, bazen bir bakıştan bir hikâye çıkarmak benim için en büyük okul oldu. Kalemim en çok yaşadıklarımdan, tanıklık ettiklerimden ve içimde büyüyen duygulardan çok etkilendi. Yazı biraz da insanın kendi yarasını tanıma biçimidir diyebilirim.

Sizin için yazmak ne ifade ediyor?

Benim için yazmak, bir anlamda nefes almaktır. İnsan bazen konuşarak anlatamaz, ama yazarak içini açabilir. Yazmak; içimde biriken acıları, tanıklıkları, özlemleri ve cevap bulamamış soruları bir yere bırakma hâlidir. Ben yazarken yalnızca bir hikâye kurmuyorum; aynı zamanda içimde taşıdığım yükleri, tanıklık ettiğim hayatları ve susturulmuş duyguları görünür kılmaya çalışıyorum. Yazmakta kendimi buluyorum, insanı buluyorum, vicdanı buluyorum. Bazen de kelimelerin arasında bir tür iyileşme buluyorum. Çünkü bazı yaralar konuşularak değil, yazılarak hafifler.

Öteki Hayatlar romanında toplumun “öteki” olarak gördüğü bireylerin hikâyelerini anlatıyorsunuz. Toplumun dışladığı veya 'öteki' olarak yaftaladığı bireyleri odağınıza alıp sizi bu romanı yazmaya iten temel motivasyon neydi?

- Beni bu romanı yazmaya iten en temel şey, görmezden gelinen hayatların aslında ne kadar derin ve gerçek olduğunu fark etmemdi. Toplum çoğu zaman anlamadığı şeyi dışlıyor, tanımadığı hayatları yaftalıyor. Oysa “öteki” dediğimiz insanların da sevinçleri, kırgınlıkları, hayalleri, onurları ve incinmişlikleri var. Ben bu romanla biraz da onların sesini duyurmak istedim. Çünkü edebiyat sadece güçlülerin, görünür olanların ya da kabul görenlerin alanı değildir; asıl edebiyat bazen kıyıda kalmış hayatlara dokunduğunda anlam kazanır. Öteki Hayatlar, biraz da vicdanın romanıdır.

‘GERÇEĞİN CANI ACIDIĞI YERDEN YAZILDI’

‘Öteki Hayatlar’da “Bu kitap, gerçeğin canı acıdığı yerden yazıldı” diyorsunuz. Ne demek istediniz?

Bu cümle benim için kitabın özeti gibidir. Çünkü bazı gerçekler vardır; sadece yaşanmaz, aynı zamanda insanın içine batar. Toplumun susturduğu, yok saydığı, ezdiği hayatlara baktığınızda orada sadece bir hikâye değil, aynı zamanda bir yara görürsünüz. Ben o yarayı hissettiğim için yazdım. “Gerçeğin canı acıdığı yer” dediğim şey, insanın sırf kendisi olduğu için dışlandığı, küçümsendiği, yalnız bırakıldığı yerdir. Bu kitap da tam olarak o acının, o sessiz çığlığın içinden doğdu. Yani bu bir kurmaca olmanın ötesinde, duygusal ve toplumsal bir tanıklıktır.

Eserde kimlik, aidiyet, özgürlük ve bunların toplumda yol açtığı çatışma temaları güçlü biçimde işleniyor. Sizce bireyin kendisi olma mücadelesi toplumla çatışmadan mümkün olamaz mı?

Aslında ideal olan, bireyin kendisi olurken toplumla çatışmak zorunda kalmamasıdır. Ama ne yazık ki yaşadığımız dünyada bu her zaman mümkün olmuyor. Çünkü toplum çoğu zaman kendi kalıplarını, kendi doğrularını, kendi korkularını bireyin üzerine dayatıyor. Birey de o kalıpların dışına çıktığında bir çatışma kaçınılmaz hâle geliyor. Ben yine de umutsuz değilim. Toplum dönüşebilir, anlayış gelişebilir, vicdan büyüyebilir. Ama bunun için önce insanın farklı olana bakmayı değil, anlamayı öğrenmesi gerekir. Kendisi olmak aslında bir başkaldırı değil; en doğal insan hakkıdır.

Suskun Bir Yasak romanında aşkın konuşulmayan ve yaşanamayan bir yönünü anlatıyorsunuz. Bu eser gerçek olaylardan ilhamla mı yazıldı yoksa kurgusal bir çalışma mı?

Suskun Bir Yasak elbette kurgu bir romandır; ancak duygusal olarak hayatın içinden izler taşır. Ben bir roman yazarken bütünüyle hayattan kopuk davranmıyorum. İnsanların yaşadığı gerçek duygular, suskunluklar, vazgeçişler ve iç çatışmalar bir şekilde metne sızıyor. Bu anlamda eser yalnızca hayal gücünün ürünü değil; gerçek hayatın duygusal izlerini de taşıyan bir kurgu. Çünkü bazı aşklar gerçekten yaşanmaz ama insanın içinde çok derin yaşanır. Roman biraz da bunun hikâyesidir.

Romanda iki insanın birbirini incitmemek için sevgisini susarak yaşaması dikkat çekiyor. Roman boyunca karakterlerin kalbi ile vicdanı arasında bir mücadele var.

Sizce insan “mutlu olmak” ile “doğru kalmak” arasında kaldığında hangisini seçmelidir?

- Bu çok zor bir soru. Çünkü bazen insanın mutluluğu bir başkasının yarasına dönüşebilir. Benim düşünceme göre insan, kalbini inkâr etmeden ama vicdanını da kaybetmeden yaşamalıdır. Eğer mutluluk, bir başkasının yıkımı üzerine kuruluyorsa orada eksik bir şey vardır. Doğru kalmak bazen çok ağır bir bedel ister; insanı yaralar, susturur, eksiltir. Ama yine de insanı insan yapan şey biraz da o vicdandır. Ben romanda bu yüzden kesin cevaplar vermekten çok, okuru o vicdani sorgulamanın içine çekmek istedim.

Suskun Bir Yasak romanında sevginin bir noktada fedakârlığa ve geri çekilmeye dönüştüğünü görüyoruz.

Bu temelde iki sorum olacak:

1) Bir insan sevdiği kişiyi korumak için kendi mutluluğundan vazgeçmeli mi

2) Bu sizce aşkın gücü mü, yoksa trajedisi midir?

- Bazen evet, insan gerçekten sevdiği kişiyi korumak için kendi mutluluğundan vazgeçebilir. Ama bu çok ağır bir tercihtir. Herkesin taşıyabileceği bir yük değildir. Aşk sadece sahip olmak değildir; bazen geri çekilmeyi, susmayı, hatta uzaktan sevmeyi de içerir. Bu nedenle ben bunu hem aşkın gücü hem de trajedisi olarak görüyorum. Gücüdür; çünkü insanı bencillikten çıkarır.

Trajedisidir; çünkü insan bazen en çok sevdiği şeyden vazgeçmek zorunda kalır. Suskun Bir Yasak tam da bu ikili duygunun romanıdır.

Suskun Bir Yasak’ta tahliller, karakter çatışmaları, olay örgüsü, diyaloglara baktığımda bu romanın sizi epeyi yorduğunu düşünüyorum.

İhsan Bey; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

- Bence yazar, insan ruhunun derinliklerine inebilen ve çağının tanıklığını yapabilen kişidir. Sadece güzel cümle kuran biri değildir; aynı zamanda hakikate dokunabilen, insanı anlayabilen, acıyı ve sevinci sahici biçimde aktarabilen biridir. Yazarın en temel sorumluluğu samimi olmaktır. Kendi hakikatinden kaçmamak, gördüğünü ve hissettiğini içtenlikle anlatmak zorundadır. İyi bir yazarı diğerlerinden ayıran şey ise bence sahicilik ve vicdandır. Çünkü teknik zamanla gelişir, üslup oturur; ama vicdanı olmayan bir kalemin bıraktığı iz derin olmaz.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

. Umarım hem Öteki Hayatlar hem de Suskun Bir Yasak, okurun kalbinde bir iz bırakır. Dileğim; bu romanların yalnızca okunması değil, hissedilmesi ve üzerine düşünülmesidir. Edebiyatın en güzel yanı da belki budur: Bir insanın içinden çıkan söz, başka bir insanın yüreğinde kendine yer bulur.

Yazar İhsan Yılmaz, kalemini sadece bir anlatım aracı olarak değil, bir vicdan sesi olarak kullanıyor. “Öteki Hayatlar” ve “Suskun Bir Yasak” ile okuru derin bir yüzleşmeye davet ediyor. Kitaplarının yolu açık, okuru bol olsun diyoruz.

­­İHSAN YILMAZ KİMDİR?

İhsan Yılmaz; 1967 yılında Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde doğdu, İlk okulu Silvan’da okudu. Orta ve Lise eğitimini Diyarbakır’da tamamlayan Yılmaz, hayata, insana ve yaşanan acılara kayıtsız kalamayan bir kalem emekçisidir. Ben kendimi yalnızca roman yazarı olarak değil; insan hikâyelerinin peşinde yürüyen biri olarak görüyorum. Yaşadığım coğrafyanın acıları, sevinçleri, suskunlukları ve yarım kalmış hayatları beni her zaman derinden etkiledi. Yazmak da biraz bu etkilenmenin, biraz tanıklığın, biraz da içimde birikenleri hayata ve insanlığa emanet etme çabasının sonucudur. Kısacası ben, insanın iç sesine kulak vermeye çalışan biriyim.

Diyarbakır HABERİ

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve malabadigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.