Başlık parası bulamadığı için evlenemeyenlerin, hastanede bir doktora ulaşamayıp çaresizce kapı kapı dolaşanların, eşiyle kavga etmiş, çaresizlikten sokağa düşmüş insanların, mazlumun, kimsesizin, sesi duyulmayanın…
Gecenin bir yarısı bile “son çare” diye kapısını çaldığı bir isimdi o. Diyarbakır’da yedi gün yirmi dört saat, kapısı da telefonu da yüreği de açık olan bir emniyet müdürüydü.
Sadece suçla değil, insanla ilgilenirdi. Sadece dosyalarla değil, dertlerle uğraşırdı.
Yediden yetmiş yediye herkesin bir hikayesi, bir umudu vardı onun nezdinde.
Bir kentin yükünü omuzlarında taşıyan, bir şehrin kalbine dokunabilmiş nadir insanlardandı.
Bu yüzden ona “müdür” demediler…
“Gaffar Baba” dediler.
Ve bazı babalar vardır, gittiğinde bir şehir yetim kalır.
24 Ocak…
Takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi durur belki ama Diyarbakır’ın hafızasında, Türkiye’nin vicdanında kapanmayan bir yaradır bu tarih. Karanlık ellerin aramızdan alıp götürdüğü efsane bir emniyet müdürünün, nam-ı diğer *“Gaffar Baba”*nın şehadet günüdür.
Bugün, hayatımın en acı hadiselerinden birinin yıldönümü. Çünkü ben onu sadece görev unvanıyla değil, insanlığıyla tanıyanlardanım. Aynı masada oturmuş, aynı sofrayı paylaşmış, sohbetine, duruşuna, cesaretine şahit olmuş biriyim.
“Makam peşinde değilim. Yapacak bir şey bulamazsam, babamın fırınına gider ekmek satarım.”
Bu sözler Gaffar Okkan’a aitti. Ve aslında her şeyi anlatıyordu.
O, makamın değil, halkın, hizmetin, adaletin adamıydı.
1990’lı yılların sonu…
Diyarbakır adeta hayalet bir şehirdi. Türkiye’nin en karanlık dönemleri yaşanıyor, sokaklarda korku kol geziyordu. Kırmızı-beyaz Toros’lara bindirilenlerin akıbeti belli, tek kurşunla infaz edilenler sıradanlaşmıştı. Devlet otoritesi, karanlık yapıların gölgesinde eriyordu.
Ve takvimler 18 Kasım 1997’yi gösterdiğinde, Diyarbakır’a genç sayılabilecek bir polis şefi atandı.
Hendekli fırıncı Fikri’nin oğlu, Ali Gaffar Okkan…
Diyarbakır’a ilk geldiğinde gördüğü tablo karşısında dehşete düşmüştü. Ama yılmadı. Çünkü o, hırslıydı, kararlıydı, hukuk adamıydı ve her şeyden önemlisi halk adamıydı.
İlk icraatı çok manidardı:
Emniyet Müdürlüğü önündeki kum torbalarını, bariyerleri kaldırtıp yolu yeniden halka açtı. “Bu sokaklar Diyarbakırlıların” dedi adeta. İtirazlar oldu. Hem de çok…
Ama Gaffar Okkan doğru bildiğini yaptı. Diyarbakır’a hizmet edebilmek için önce doğru kadroyu kurdu. Güvendiği, liyakatine inandığı isimlerle çalıştı. O kadronun önemli isimlerinden biri olan, rahmetli Nihat İşlek de bu aydınlık mücadelenin simgelerindendi.
Yaklaşık dört yıl boyunca Diyarbakır karanlıktan aydınlığa çıktı.
Sokaklar ışıklandı.
Polis halktan kaçan değil, halkla yürüyen oldu.
Devlete olan güven yeniden filizlendi.
Öyle ki Diyarbakır halkı, Gaffar Okkan’ı bağrına bastı.
Onu bir emniyet müdürü değil, bir evlat, bir kardeş, bir baba gibi sevdi.
Ve sonra…
O karanlık gün geldi.
24 Ocak 2001 akşamı, Şehitlik semtinde makam aracı pusuya düşürüldü.
Ali Gaffar Okkan ve koruma polisleri Mehmet Kamalı, Mehmet Sepetçi, Selahattin Baysoy, Sabri Kün ve Atilla Durmuş hain bir saldırıyla şehit edildi.
Karanlık eller bir kez daha devreye girmişti.
Halkla devletin barışmasını istemeyenler, bir sembolü hedef almıştı.
Aradan 25 yıl geçti.
Ama Diyarbakır onu unutmadı.
Adını çocuklarına verdi, fotoğrafını evlerine astı, sevgisini yüreğinde büyüttü.
Bugün hem Hendek’te hem Diyarbakır’da anma törenleri yapılıyor.
Çünkü bazı insanlar ölmez…
Bazıları bir şehrin vicdanına gömülür.
Ruhun şad olsun Gaffar Baba…
Mekanın cennet olsun.
Diyarbakır seni hiç unutmadı. Ve seni çok ama çok özledi.