Anasayfa
Yazarlar
İhsan Yılmaz
Yazı Detayı
Bu yazı 411 kez okundu.
Stockholm’dan Yükselen Barışın Sesi
İsveç’in başkenti Stockholm… Diplomasinin, özgürlüğün ve çok kültürlü yaşamın en görünür şehirlerinden biri…
Ve bu kez o şehirde yalnızca bir panel düzenlenmedi; yıllardır acıyla yoğrulan bir coğrafyanın hafızası konuştu.
Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti tarafından düzenlenen “Barış Süreçlerinde Basının Hafızası: Avrupa’dan Bakış” paneli, aslında yalnızca gazeteciliği değil; savaşın gölgesinde büyüyen halkların ortak vicdanını tartıştı. Ben de o panele katılan bir dinleyici, bir gözlemci ve bir yazar olarak yapılan konuşmaları dikkatle dinledim; söylenenlerin satır aralarında saklı olan toplumsal gerçeği anlamaya çalıştım.
Çünkü gazetecilik sadece haber yazmak değildir. Gazetecilik aynı zamanda toplumun hafızasını korumaktır.
Savaşın olduğu yerde önce insanların öldüğü sanılır. Oysa savaşın ilk öldürdüğü şey gerçektir. Gerçek kaybolduğunda insanlar birbirini dinlemeyi bırakır. Öfke konuşur, nefret büyür ve toplum kendi yarasını bile göremez hale gelir.
Türkiye’de yaklaşık kırk yıldır süren çatışmalı süreç, bu topraklara çok ağır bedeller ödetti. Yakılan köyler, boşaltılan evler, toprağa düşen gençler, yıllarca çocuklarının yolunu gözleyen anneler…
Ve acı hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Türk anneleri de ağladı, Kürt anneleri de…
Belki de yıllardır en büyük eksikliğimiz, birbirimizin acısını yeterince duyamamamızdı.
Panelde konuşulan en önemli başlıklardan biri de medyanın diliydi. Çünkü bir gazeteci kullandığı kelimelerle ya köprü kurar ya da yeni duvarlar örer. Bir manşet bazen toplumu birbirine yaklaştırır, bazen de geri dönülmez ayrılıkların kapısını aralar.
Yıllarca bu ülkede sert bir dil hâkim oldu. Televizyon ekranlarında öfke büyütüldü. Gazeteler çoğu zaman halkların birbirini anlamasına değil, birbirinden uzaklaşmasına hizmet etti. Oysa bugün toplumun ihtiyaç duyduğu şey daha fazla bağırmak değil; birbirini daha fazla duyabilmektir.
Barış yalnızca silahların susması değildir. Barış aynı zamanda yeni bir dil kurabilmektir. İnsanların kimliklerini korkmadan ifade edebildiği, farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir gelecek inşa etmektir. Ve bu geleceğin en önemli taşıyıcılarından biri medyadır.
Panel boyunca dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri de insanların artık çatışma dilinden yorulduğuydu. Sosyal medyada, televizyonlarda ve gazetelerde insanlar hakaret değil empati görmek istiyor. Çünkü toplum yoruldu…
Anneler yoruldu…
Gençler yoruldu…
Artık insanlar ölüm haberleri değil, umut hikâyeleri görmek istiyor.
Stockholm’de yapılan panelin en anlamlı yanlarından biri de diaspora hafızasının bu sürece kattığı güçtü. Avrupa’da yaşayan Kürtler yalnızca uzaktan izleyen insanlar değil; aynı zamanda bu halkın hafızasını taşıyan tanıklarıdır. Burada söylenen her barış sözü bazen Amed’de bir annenin duasına dönüşür. Burada yükselen her sağduyu çağrısı, Türkiye’deki gençlerin geleceğine umut olur.
Belki de artık hepimizin kendine aynı soruyu sorması gerekiyor:
Çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağız?
Korkuların büyüdüğü bir ülke mi?
Yoksa halkların birbirini anlamayı başardığı bir gelecek mi?
Ben bir gözlemci ve bir yazar olarak şuna inanıyorum: Bu coğrafyanın en büyük gücü birlikte yaşama kültürüdür. Aynı türkülerle büyüyen, aynı sofrayı paylaşan halkların kaderi düşmanlık olamaz.
Bu yüzden artık savaşın dilini değil, vicdanın dilini büyütmek zorundayız.
Kalemler nefret üretmemeli.
Mikrofonlar öfke taşımamalı.
Gazetecilik halkları birbirine düşman etmek için değil, birbirini anlamalarını sağlamak için yapılmalı.
Çünkü bazen barış gerçekten tek bir kelimeyle başlar.
Ve belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; birbirimizi yeniden dinlemeyi öğrenmektir.
Ekleme
Tarihi: 18 Mayıs 2026 -Pazartesi
Stockholm’dan Yükselen Barışın Sesi
İsveç’in başkenti Stockholm… Diplomasinin, özgürlüğün ve çok kültürlü yaşamın en görünür şehirlerinden biri…
Ve bu kez o şehirde yalnızca bir panel düzenlenmedi; yıllardır acıyla yoğrulan bir coğrafyanın hafızası konuştu.
Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti tarafından düzenlenen “Barış Süreçlerinde Basının Hafızası: Avrupa’dan Bakış” paneli, aslında yalnızca gazeteciliği değil; savaşın gölgesinde büyüyen halkların ortak vicdanını tartıştı. Ben de o panele katılan bir dinleyici, bir gözlemci ve bir yazar olarak yapılan konuşmaları dikkatle dinledim; söylenenlerin satır aralarında saklı olan toplumsal gerçeği anlamaya çalıştım.
Çünkü gazetecilik sadece haber yazmak değildir. Gazetecilik aynı zamanda toplumun hafızasını korumaktır.
Savaşın olduğu yerde önce insanların öldüğü sanılır. Oysa savaşın ilk öldürdüğü şey gerçektir. Gerçek kaybolduğunda insanlar birbirini dinlemeyi bırakır. Öfke konuşur, nefret büyür ve toplum kendi yarasını bile göremez hale gelir.
Türkiye’de yaklaşık kırk yıldır süren çatışmalı süreç, bu topraklara çok ağır bedeller ödetti. Yakılan köyler, boşaltılan evler, toprağa düşen gençler, yıllarca çocuklarının yolunu gözleyen anneler…
Ve acı hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Türk anneleri de ağladı, Kürt anneleri de…
Belki de yıllardır en büyük eksikliğimiz, birbirimizin acısını yeterince duyamamamızdı.
Panelde konuşulan en önemli başlıklardan biri de medyanın diliydi. Çünkü bir gazeteci kullandığı kelimelerle ya köprü kurar ya da yeni duvarlar örer. Bir manşet bazen toplumu birbirine yaklaştırır, bazen de geri dönülmez ayrılıkların kapısını aralar.
Yıllarca bu ülkede sert bir dil hâkim oldu. Televizyon ekranlarında öfke büyütüldü. Gazeteler çoğu zaman halkların birbirini anlamasına değil, birbirinden uzaklaşmasına hizmet etti. Oysa bugün toplumun ihtiyaç duyduğu şey daha fazla bağırmak değil; birbirini daha fazla duyabilmektir.
Barış yalnızca silahların susması değildir. Barış aynı zamanda yeni bir dil kurabilmektir. İnsanların kimliklerini korkmadan ifade edebildiği, farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir gelecek inşa etmektir. Ve bu geleceğin en önemli taşıyıcılarından biri medyadır.
Panel boyunca dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri de insanların artık çatışma dilinden yorulduğuydu. Sosyal medyada, televizyonlarda ve gazetelerde insanlar hakaret değil empati görmek istiyor. Çünkü toplum yoruldu…
Anneler yoruldu…
Gençler yoruldu…
Artık insanlar ölüm haberleri değil, umut hikâyeleri görmek istiyor.
Stockholm’de yapılan panelin en anlamlı yanlarından biri de diaspora hafızasının bu sürece kattığı güçtü. Avrupa’da yaşayan Kürtler yalnızca uzaktan izleyen insanlar değil; aynı zamanda bu halkın hafızasını taşıyan tanıklarıdır. Burada söylenen her barış sözü bazen Amed’de bir annenin duasına dönüşür. Burada yükselen her sağduyu çağrısı, Türkiye’deki gençlerin geleceğine umut olur.
Belki de artık hepimizin kendine aynı soruyu sorması gerekiyor:
Çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağız?
Korkuların büyüdüğü bir ülke mi?
Yoksa halkların birbirini anlamayı başardığı bir gelecek mi?
Ben bir gözlemci ve bir yazar olarak şuna inanıyorum: Bu coğrafyanın en büyük gücü birlikte yaşama kültürüdür. Aynı türkülerle büyüyen, aynı sofrayı paylaşan halkların kaderi düşmanlık olamaz.
Bu yüzden artık savaşın dilini değil, vicdanın dilini büyütmek zorundayız.
Kalemler nefret üretmemeli.
Mikrofonlar öfke taşımamalı.
Gazetecilik halkları birbirine düşman etmek için değil, birbirini anlamalarını sağlamak için yapılmalı.
Çünkü bazen barış gerçekten tek bir kelimeyle başlar.
Ve belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; birbirimizi yeniden dinlemeyi öğrenmektir.
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
