Bugün ani bir kararla mezarlığa gittim.
Bazen insan plan yapmaz… Kalbi nereye çekerse oraya gider.
Kapıdan içeri girer girmez, tarifsiz bir duygu kapladı içimi.
Birkaç saat önce yağan yağmur, toprağın kokusunu keskinleştirmişti.
O koku…
Çiçeklerin kokusuyla karışmış, insanın içine işleyen bir huzura dönüşmüştü.
Derin bir nefes aldım.
Sadece havayı değil, hatıraları çektim içime.
Turuncu çiçekler…
Mor sümbüller…
Kırmızı güller…
Her biri bir mezarın başında sessiz ama güçlü bir şekilde konuşuyordu:
“Unutulmadınız…”
Ama asıl soru şu:
Biz hayattayken birbirimizi ne kadar hatırlıyoruz?
Annemin mezarı başında durdum.
Babamın yanında…
Konuşmadım.
Zaten mezarlıklar konuşmak için değil, anlamak içindir.
Orada insan şunu çok net görüyor:
Hayat dediğimiz şey…
Sandığımız kadar uzun değil.
Ne kırgınlıklar anlamlı kalıyor…
Ne de boş gururlar…
Toprak, her şeyi eşitliyor.
Bugün mezarlıkta dikkatimi çeken bir başka gerçek daha vardı.
Bu kez mezarlıklar temizdi.
Düzen vardı.
Etraf bakımlıydı.
Emeği geçenlere teşekkür etmek gerekir.
Ama…
Şimdi açık konuşalım:
Bu temizlik hep böyle kalacak mı?
Yoksa birkaç gün sonra yine unutulacak mı?
İşte insanı asıl rahatsız eden bu:
Biz neden bir işi sürdürülebilir yapamıyoruz?
Ölüler bile bakımı hak ederken…
Neden bazı şeyler sadece günü kurtarmak için yapılıyor?
Mezarlık dediğin yer, sadece ölülerin yattığı yer değildir.
Orası bir toplumun vicdanıdır.
Vicdan ise günübirlik olmaz!
Bugün orada sadece hüzün yoktu…
Aynı zamanda huzur vardı.
Yağmurun bıraktığı ferahlık…
Çiçeklerin canlılığı…
Sessizliğin dinginliği…
İnsan anlıyor:
Hayat aslında çok kısa bir misafirlik.
Ne kadar koşarsan koş…
Son durak belli.
Annemin ve babamın mezarı başında dua ederken içimden geçen tek şey şuydu:
Biz yaşayanlar, ölüler kadar sade ve temiz olabiliyor muyuz?
Toprak onları saklıyor…
Ama biz kendimizi saklayamıyoruz.
Tüm geçmişlerimize rahmet diliyorum.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
Ve unutmayalım:
Bir gün hepimiz o sessizliğin bir parçası olacağız.