Kornası güçlü olanın haklı sayıldığı, sabrın zayıflık, nezaketin korkaklık olarak görüldüğü bir trafik kültüründe yaşıyoruz. Diyarbakır’dan Silvan’a uzanan yollarda artık yalnızca araç kullanmıyoruz; adeta hayatta kalma mücadelesi veriyoruz.
Geçtiğimiz günlerde okul ve çocukluk arkadaşım, kıymetli hekim Dr. Kemal Kardaş, Diyarbakır trafiği üzerine oldukça dikkat çekici bir yazı kaleme aldı.
Yazısını okurken zaman zaman gülümsedim, zaman zaman düşündüm, bazı satırlarda ise kendi kendime, “Sevgili Kemal, az bile yazmışsın!” dedim.
Çünkü anlattıkları, her gün direksiyon başında karşılaştığım manzaraların neredeyse birebir tarifiydi.
Sevgili Kemal, Diyarbakır trafiğini anlatırken çok çarpıcı bir ifade kullanmış:
“Bence Diyarbakır trafiği çok erildir. Yani çok erkeksi, çok sert ve kabadır.”
Ardından da eklemiş:
“Herkes çok sabırsız, çok aceleci. Sanki cenazeye yetişecek mübarekler!”
Kemal'in bu sözlerini okuyunca düşündüm. Gerçekten de bizim buralarda bazı sürücülerin acelesi hiç bitmiyor. Kırmızı ışıkta bekleyemezler, yayaya yol veremezler, önlerindeki aracın iki saniye gecikmesine tahammül edemezler.
Sanki bütün şehir aynı anda doğumhaneye yetişiyor!
Ama işin tuhaf tarafı şu: Bu kadar acele eden insanların çoğunu birkaç yüz metre ileride aynı trafik ışığında beklerken görüyorsunuz.
Yani adam hayatını tehlikeye atıyor, başkasının canını hiçe sayıyor, sonuçta kazandığı mesafe iki otomobil boyu!
SİLVAN ÜÇYOL'DA BİR TANKER, BİR TEHDİT VE BİR TRAFİK DERSİ!
Bugün Silvan Üçyol mevkisinde yaşadığım olay, sevgili Kemal'in yazısının ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha gösterdi.
Süratli geldiğini gördüğüm bir tanker sürücüsünü, hem kendi güvenliği hem de çevresindekilerin can güvenliği için uyarmak istedim.
Sadece, “Kardeşim, biraz yavaş git!” dedim.
Ne hakaret ettim ne de tartışma çıkarmak istedim.
Ama meğer büyük bir suç işlemişim!
Sürücü, koca tankeri üzerime doğru kırarak tepki gösterdi.
Ardından öfkeyle bağırmaya başladı:
“Sen kimsin bana yavaşla diyorsun? Sen trafik polisi misin?”
Bir an düşündüm.
Acaba trafik kurallarını hatırlatmak için gerçekten polis olmak mı gerekiyor?
Bir insanın can güvenliğini düşünmek için üniforma mı giymek lazım?
Yoksa artık birbirimizi uyarmak bile yasak mı?
Tanker sürücüsü öfkelenirken arkamızda uzun bir araç konvoyu oluştu.
Adamın acelesi vardı ama kendi öfkesi yüzünden onlarca insanı bekletmekte sakınca görmüyordu.
İşte bizim trafik anlayışımızın özeti!
Kendi zamanımız altın, başkasının zamanı teneke!
Üstelik mesele yalnızca bir tanker sürücüsü değil. Mesele, trafikte uyarılmayı hakaret, yol vermeyi yenilgi, kurala uymayı zayıflık sayan anlayış.
Bir sürücü kendisini uyardığınızda öfkeleniyorsa orada yalnızca trafik sorunu yoktur; ciddi bir saygı ve tahammül sorunu da vardır.
DİYARBAKIR'DA TRAFİK KURALLARI DEĞİL, BAZEN KORNA KONUŞUYOR!
Sevgili Kemal, yazısında ticari taksilerden ve şehir içi dolmuşlardan da söz ediyor.
“Arkamda görünce hemen kenara çekiliyorum.” diyor.
Bu cümleye özellikle güldüm.
Çünkü bazen Diyarbakır trafiğinde insanın aklına şu geliyor:
Ambulansın geçiş üstünlüğü var, itfaiyenin geçiş üstünlüğü var, görev hâlindeki polis aracının geçiş üstünlüğü var.
Ama bazı sürücülere bakarsanız bir de kendilerinin doğuştan geçiş üstünlüğü var!
Sinyal vermeden şerit değiştirmek serbest.
Yaya geçidinde durmamak sıradan.
Korna çalmak ise neredeyse bir iletişim biçimi.
Hatta bazı sürücüler için korna, otomobilin en önemli parçası.
Fren bozulsa belki idare ederler ama korna bozuldu mu hayat durur!
Elbette bütün taksicileri, minibüsçüleri ve sürücüleri aynı kefeye koymuyorum. İşini saygıyla yapan, ekmeğini alın teriyle kazanan, trafik kurallarına uyan nice insanımız var.
Ancak sorumsuz davranışların yaygınlaşması, kurallara uyan insanları bile tedirgin ediyor.
AVRUPA'DA YAYAYA YOL VERİLİYOR, BİZDE YAYA SÜRÜCÜDEN MERHAMET BEKLİYOR!
Kemal Kardaş, yazısında Danimarka, Erbil, Kıbrıs ve Avrupa'da gözlemlediği trafik kültüründen de örnekler vermiş.
Oralarda sürücülerin daha sakin, daha sabırlı ve yayalara karşı daha saygılı olduğunu anlatmış.
Aslında trafik kültürünün en önemli ölçüsü de budur.
Bir şehirde otomobillerin ne kadar pahalı olduğuna değil, yayaların ne kadar güvende olduğuna bakmak gerekir.
Bizde ise bazı yaya geçitleri adeta cesaret sınavına dönüşmüş durumda.
Yaya ayağını yola atıyor, sürücü hızlanıyor.
Sanki ortada bir yarış var!
Oysa yaya geçidinde duran sürücü zaman kaybetmez, insanlık kazanır.
Ne yazık ki bazen trafikte insan hayatından daha önemli görülen şey, bir sonraki ışığa birkaç saniye önce yetişmek oluyor.
DİREKSİYON BAŞINDA HERKES ASLAN, NEZAKETE GELİNCE KİMSE YOK!
Trafikteki öfkenin en tehlikeli tarafı, küçücük bir uyarının bile büyük bir kavgaya dönüşebilmesidir.
Birine “Yavaş git!” diyorsunuz, hakaret sayıyor.
“Yayaya yol ver!” diyorsunuz, meydan okuma kabul ediyor.
“Yanlış park etmişsin!” diyorsunuz, neredeyse aile meselesine dönüştürüyor.
Sanki direksiyona oturan bazı insanlar otomobilin ruhsatıyla birlikte şehrin tapusunu da almış!
Oysa otomobil sahibi olmak kimseye yolun sahibi olma hakkı vermez.
Büyük araç kullanmak büyük insan olmak anlamına gelmez.
Hele ki tonlarca ağırlıktaki bir tankerin direksiyonunda oturmak, insana başkalarının hayatını tehlikeye atma özgürlüğü hiç vermez.
Büyük aracın direksiyonunda olmak değil, büyük bir sorumluluğun bilincinde olmak önemlidir.
TRAFİKTEKİ ÖFKE ACİL SERVİSLERE TAŞINIYOR
Arkadaşım Dr. Kemal Kardaş'ın yazısındaki en önemli noktalardan biri de mesleki gözlemleriydi.
Acil servise gelen hastalarda da bu trafik anlayışının sonuçlarını gördüğünü ifade ediyor.
İşte burada mizah bitiyor, hayatın acı gerçeği başlıyor.
Çünkü trafik kazalarının geride bıraktığı şey yalnızca hasarlı araçlar değildir.
Yarım kalan hayatlar vardır.
Evine dönemeyen babalar, anneler, gençler vardır.
Bir telefonla dünyası başına yıkılan aileler vardır.
Bir anlık öfkenin, bir saniyelik dikkatsizliğin, gereksiz bir hızın bedelini bazen insanlar ömür boyu ödüyor.
Bu nedenle trafikte nezaket yalnızca görgü meselesi değil, doğrudan doğruya insan hayatına saygı meselesidir.
SORUN YOLLARDA MI, YOKSA KAFALARIMIZDA MI?
Elbette Diyarbakır'ın ve Silvan'ın trafik sorunları yalnızca sürücü davranışlarından ibaret değil.
Artan araç sayısı, yetersiz otoparklar, düzensiz parklar, bazı kavşaklardaki yoğunluk ve trafik denetimlerinin etkinliği de tartışılmalıdır.
Ancak en geniş yolu da yapsanız, en modern kavşağı da inşa etseniz, direksiyon başındaki insanın zihniyeti değişmedikçe sorun bitmez.
Çünkü trafik kültürü asfaltla değil, eğitimle, empatiyle ve karşılıklı saygıyla gelişir.
Trafikte herkesin hakkı vardır.
Yayanın da, bisikletlinin de, motosikletlinin de, otomobil sürücüsünün de, kamyon ve tanker sürücüsünün de...
Ama hiç kimsenin bir başkasının hayatını tehlikeye atma hakkı yoktur.
Buradan yetkililere de bir çağrım var:
Özellikle ağır tonajlı araçların yoğun kullandığı güzergâhlarda hız ve güvenli sürüş denetimleri artırılmalı. Okul çevrelerinde, yaya geçitlerinde ve yoğun kavşaklarda daha etkili önlemler alınmalı.
Ancak yalnızca ceza kesmek de yeterli değil.
Çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren trafik kurallarının bir korku meselesi değil, birlikte yaşama kültürü olduğunu öğretmeliyiz.
TRAFİKTE KİMSE KRAL DEĞİLDİR!
Sevgili çocukluk arkadaşım Dr. Kemal Kardaş'ın yazısını okurken ne kadar haklı bir konuya değindiğini düşündüm.
Bugün Silvan Üçyol'da yaşadığım olay ise bu konuyu artık kaleme almam gerektiğini gösterdi.
Bir vatandaş olarak bir sürücüyü uyarmak istedim. Karşılığında öfke, tehditkâr bir hareket ve “Sen trafik polisi misin?” sorusuyla karşılaştım.
Hayır, ben trafik polisi değilim.
Ben bu topraklarda yaşayan, bu yolları kullanan, insanların sağ salim evine dönmesini isteyen bir insanım.
Benim de herkes gibi yaşama hakkım var.
Ve kimsenin direksiyon başındaki öfkesi, bir başkasının yaşama hakkından daha değerli değildir.
Unutmayalım:
Trafikte en güçlü olan, en hızlı giden değil; gerektiğinde frene basabilendir.
En cesur sürücü, başkasına meydan okuyan değil, öfkesine hâkim olabilendir.
En iyi şoför ise gaza en çok basan değil, evine ve sevdiklerine sağ salim ulaşandır.
Sevgili Kemal, sen hekim olarak bu trafik anlayışının acı sonuçlarını acil serviste görüyorsun. Bizler ise her gün sokakta, caddede ve direksiyon başında yaşıyoruz.
Senin yazdıklarına ben de bugün yaşadıklarımla bir not düşmek istedim.
Belki birileri okur, belki birileri düşünür, belki de yarın direksiyon başına geçtiğinde ayağını gazdan biraz çeker.
Çünkü bazen bir insanın hayatını kurtarmak için yapılacak en büyük iyilik, sadece biraz yavaşlamaktır.
Ve son bir sözüm de o tanker sürücüsüne:
Kardeşim, tanker kullanıyorsun diye yolun sahibi değilsin. Taşıdığın yük ne kadar ağır olursa olsun, insan hayatından ağır değildir!
Şimdi sözü siz değerli okurlarıma bırakıyorum.
Sizce Diyarbakır ve Silvan trafiğinde asıl sorun yolların yetersizliği mi, denetim eksikliği mi, yoksa direksiyon başına geçtiğimizde unuttuğumuz saygı mı