Kadının giyim kuşamı üzerinden yürütülen tartışmalar, yalnızca kıyafet meselesi değildir. Bu tartışmaların temelinde inanç, kültür, bireysel özgürlük, aile değerleri ve kadın-erkek ilişkilerindeki sorumluluk anlayışı yatmaktadır. Peki, kadının nasıl giyineceğine kim karar
Bir toplumun gelişmişliği, yalnızca sahip olduğu geleneklerle değil, o gelenekleri insan hakları, özgürlük ve karşılıklı saygıyla ne ölçüde bağdaştırabildiğiyle de değerlendirilir.
Kadınların giyim kuşamı, geçmişten günümüze toplumların en çok tartıştığı meselelerden biri olmuştur. Kimi zaman inanç adına, kimi zaman kültürel değerler adına, kimi zaman da aile düzeninin korunması gerekçesiyle kadınların nasıl giyinmesi gerektiği tartışılmıştır.
Ne yazık ki bu tartışmaların önemli bir bölümünde, meselenin doğrudan muhatabı olan kadının düşüncesi ve iradesi ikinci plana itilmiştir.
Oysa sorulması gereken temel soru şudur:
Bir kadının giyiminde ölçüyü belirleyen, toplumun beklentileri mi, erkeğin tercihleri mi, inancın gerekleri mi, yoksa kadının kendi iradesi midir?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca giyim anlayışımızı değil, kadın ile erkek arasındaki ilişkiye, aile kurumuna ve bireysel özgürlüklere bakışımızı da ortaya koyacaktır.
İNANÇ İLE KÜLTÜR BİRBİRİNE KARIŞTIRILMAMALIDIR
Giyim kuşam, yalnızca insan bedenini örten bir unsur değildir. Aynı zamanda kişinin inancını, kültürel aidiyetini, yaşam biçimini ve bireysel tercihlerini yansıtabilir.
İslam inancında mahremiyet, haya ve örtünmenin önemli bir yeri vardır. İnançlarını hayatının merkezine koyan insanların bu değerler doğrultusunda yaşamayı tercih etmeleri son derece doğaldır.
Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir gerçek bulunmaktadır.
Her kültürel gelenek dinî bir hüküm olmadığı gibi, her dinî hassasiyet de başkalarının hayatı üzerinde sınırsız söz sahibi olma hakkı doğurmaz.
Toplumların yüzyıllar içerisinde oluşturduğu gelenekler ile dinî ilkeler zaman zaman iç içe geçmiştir. Bu nedenle kimi kültürel alışkanlıklar dinin değişmez hükümleri gibi sunulabilmektedir.
Oysa inancın özünde samimiyet, ahlak, vicdan ve sorumluluk vardır.
Bir insanın inancını yaşaması ile başka bir insanı kendi inanç anlayışına göre yaşamaya zorlaması aynı şey değildir.
İnanç, insanın hayatına yön verebilir. Kültür, toplumsal kimliğini şekillendirebilir. Ancak bunların insan onurunu ve bireysel iradeyi yok sayan bir baskı aracına dönüşmemesi gerekir.
KADININ SINIRLARINI ERKEK Mİ BELİRLEMELİ?
Geleneksel toplumlarda erkek, çoğu zaman ailenin koruyucusu ve yönlendiricisi olarak görülmüştür.
Bu anlayış içerisinde erkeğin ailesine karşı sorumlulukları bulunduğu, aile değerlerini koruması ve ortak yaşamın gerektirdiği hassasiyetleri gözetmesi gerektiği savunulmaktadır.
Elbette bir erkeğin eşinin giyim kuşamı konusunda düşüncelerinin, inançlarından kaynaklanan hassasiyetlerinin ve beklentilerinin bulunması mümkündür.
Tıpkı bir kadının da eşinin davranışları, yaşam biçimi ve aile içindeki sorumlulukları konusunda beklentilerinin bulunabileceği gibi.
Ancak burada son derece önemli bir ayrım yapılmalıdır.
Bir konuda düşünce belirtmek başka, o konuda tek başına karar verme yetkisini kendinde görmek başkadır.
Evlilik, erkeğin kadın üzerinde mutlak otorite kurduğu bir ilişki değildir. Aynı şekilde kadın ile erkeğin birbirlerinin düşüncelerine tamamen kayıtsız kaldıkları bir birliktelik de değildir.
Evlilik, iki insanın ortak bir hayat kurma iradesidir.
Erkek, eşine inanç ve kültürel değerlerinden kaynaklanan hassasiyetlerini anlatabilir. Kadın da kendi düşüncelerini, tercihlerini ve yaşam anlayışını açıkça ortaya koyabilir.
Ancak hiçbir taraf, diğerinin kişiliğini ve iradesini ortadan kaldıracak bir yetkiye sahip değildir.
Çünkü ailede saygı, tek taraflı itaatle değil, karşılıklı anlayışla güçlenir.
ÖZGÜRLÜK İLE AİLE SORUMLULUĞU BİRBİRİNİN DÜŞMANI DEĞİLDİR
Günümüzde özgürlük kavramı ile geleneksel aile değerleri çoğu zaman birbirine karşıt iki anlayış gibi sunulmaktadır.
Oysa bu iki kavramın mutlaka çatışması gerekmez.
Özgürlük, insanın kendi hayatına ilişkin kararlarını verebilmesidir. Sorumluluk ise bu kararların ortak yaşam içerisindeki etkilerini de dikkate alabilmektir.
Bir kadın, eşinin inanç hassasiyetlerine saygı gösterebilir. Bir erkek de eşinin bireysel tercihlerini ve özgürlüğünü önemseyebilir.
Burada belirleyici olan, taraflardan birinin diğerine üstünlük kurması değil, ortak yaşamın hangi değerler üzerinde inşa edildiğidir.
Ancak ortak değerlerden söz etmek, bireyin temel haklarından vazgeçmesi anlamına gelmemelidir.
Sevgiyle dile getirilen bir beklenti ile baskıyla dayatılan bir karar arasında büyük fark vardır.
Tehdit, aşağılama, korkutma ve zorlamayla oluşturulan bir aile düzeninde gerçek anlamda huzurdan söz edilemez.
İnsanlar aynı düşüncede olmak zorunda değildir. Önemli olan, farklılıkların karşılıklı saygı içerisinde konuşulabilmesidir.
AHLAKIN ÖLÇÜSÜ YALNIZCA KADININ KIYAFETİ OLAMAZ
Toplumumuzda üzerinde düşünülmesi gereken en önemli çelişkilerden biri de ahlak kavramının çoğu zaman kadınların giyim kuşamı üzerinden tartışılmasıdır.
Bir kadının eteğinin uzunluğu, başının örtülü olup olmaması veya tercih ettiği kıyafet, kimi çevrelerde ahlakın temel göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
Peki, aynı hassasiyet erkeklerin davranışları için de gösteriliyor mu?
Eşine sadık olmayan, yalan söyleyen, başkalarının hakkını yiyen, kadına şiddet uygulayan veya insanları aşağılayan bir erkeğin ahlaki sorumluluğu neden aynı ölçüde sorgulanmasın?
Ahlak yalnızca giyimden ibaret değildir.
Ahlak; dürüstlüktür, vicdandır, sadakattir, adalettir, merhamettir ve insan onuruna saygıdır.
Bir erkek eşinden belirli ahlaki değerlere uygun davranmasını bekliyorsa, öncelikle kendisinin de bu değerleri hayatında uygulaması gerekir.
Çünkü insanın başkalarından beklediği davranışları kendisinin sergilememesi, savunduğu değerlerin inandırıcılığını zayıflatır.
Kadının kıyafetini sorgulayan bir toplum, erkeğin davranışlarını da aynı ahlaki ölçülerle sorgulayabilmelidir.
Unutulmamalıdır ki bir insanın karakteri, yalnızca dış görünüşünden hareketle değerlendirilemez.
KÜLTÜRÜ KORUMAK, KADININ İRADESİNİ YOK SAYMAK DEĞİLDİR
Kültür, toplumların hafızasıdır.
Gelenekler, yaşam biçimleri ve toplumsal değerler kuşaktan kuşağa aktarılarak varlığını sürdürür.
Ancak kültürü yaşatmanın yolu, insanları geçmişin bütün alışkanlıklarına koşulsuz biçimde uymaya zorlamak değildir.
Kültür, zaman içerisinde değişebilir ve gelişebilir. Toplumlar, geçmişten taşıdıkları değerleri korurken yeni yaşam koşullarına da uyum sağlayabilir.
Kadınların eğitimde, çalışma hayatında, siyasette ve toplumsal yaşamda daha görünür hâle gelmesi, aile değerlerinin ortadan kalkması anlamına gelmez.
Aksine, kadınların düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, erkeklerle eşit insan onuruna sahip bireyler olarak kabul edildiği bir toplumsal düzen, aile ilişkilerini de daha sağlıklı hâle getirebilir.
Bir kadının kendi giyim tercihini yapabilmesi, onun ailesine, kültürüne veya inancına saygı duymadığı anlamına gelmez.
Aynı şekilde inancı gereği örtünmeyi tercih eden bir kadının kararı da saygıyı hak eder.
Önemli olan, tercihin baskı altında değil, kişinin kendi iradesiyle yapılmasıdır.
ERKEĞİN SORUMLULUĞU YÖNETMEK DEĞİL, SAYGI GÖSTERMEKTİR
Erkeğin aile içerisindeki sorumluluğu yalnızca ekonomik ihtiyaçları karşılamak veya aile bireylerinin davranışlarını denetlemek şeklinde değerlendirilemez.
Sorumluluk; eşinin düşüncelerine değer vermeyi, aile içinde adil davranmayı, sorunları konuşarak çözmeyi ve ortak hayatın yükünü paylaşmayı da gerektirir.
Aileyi korumak adına kadının iradesini yok saymak, aileyi güçlendirmekten çok ilişkide güvensizlik oluşturabilir.
Gerçek sorumluluk, güç kullanmakta değil, gerektiğinde kendi davranışlarını da sorgulayabilmektedir.
Bir erkek, eşinin giyiminden rahatsızlık duyduğunda bunu saygılı biçimde ifade edebilir. Ancak nihai olarak kadının kendi bedeni ve giyimi üzerindeki karar hakkını kabul etmesi gerekir.
Kadın da eşinin görüşlerini dinleyebilir, ortak hayatın gerektirdiği hassasiyetleri değerlendirebilir.
Bu karşılıklı yaklaşım, bir tarafın diğerine teslim olması değil, iki insanın birbirini anlamaya çalışmasıdır.
SON SÖZ: KADININ KIYAFETİNDEN ÖNCE İNSANIN VİCDANINA BAKILMALIDIR
Kadınların giyim kuşamı üzerine yürütülen tartışmaların sağlıklı bir zemine oturabilmesi için öncelikle inanç, kültür, özgürlük ve aile sorumluluğu kavramlarının doğru değerlendirilmesi gerekir.
İnançlı bir insan için dinî ilkeler yol gösterici olabilir. Kültürel değerler, aile yaşamında önemli bir yer tutabilir. Eşler, ortak hayatlarında belirli beklentiler içerisinde olabilir.
Ancak hiçbir beklenti, insanın kişiliğini, onurunu ve iradesini yok saymanın gerekçesi hâline getirilmemelidir.
Erkeğin sorumluluk sahibi olması, kadının hayatı üzerinde sınırsız karar verme yetkisine sahip olduğu anlamına gelmez.
Kadının özgür iradesine saygı göstermek de inancı, kültürü ve aile değerlerini reddetmek değildir.
Asıl mesele, bu değerleri birbirine karşı silah olarak kullanmadan, adalet ve karşılıklı saygı temelinde bir arada yaşatabilmektir.
Çünkü güçlü aile, bir tarafın sürekli konuştuğu, diğer tarafın sustuğu aile değildir.
Güçlü aile, herkesin kendisini değerli hissettiği, düşüncelerini korkmadan ifade edebildiği ve farklılıklarına rağmen birbirine saygı gösterebildiği ailedir.
Unutmayalım: Bir toplumun ahlakını kadınların kıyafetlerinin uzunluğu değil, kadınlara ve erkeklere gösterdiği adalet, vicdan ve insanlık ölçer.
İnanç vicdanla, kültür saygıyla, aile ise sevgi ve adaletle yaşatılır.