İnsan önce zihninde yaşar, ardından düşüncelerini hayatına taşır. Çünkü bir davranış, çoğu zaman görünür hâle gelmiş bir düşünceden başka bir şey değildir. İnsan neye inanıyorsa zamanla onu yaşamaya, neyi doğru kabul ediyorsa onun izinden yürümeye başlar.
Bu nedenle şu söz üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir:
“Düşüncesi bize ait olmayanın pratiği de bize ait değildir.”
Mesele yalnızca ne yaptığımız değildir. Asıl mesele, neden yaptığımız ve hangi düşüncenin bizi o davranışa yönelttiğidir.
Bugün toplum olarak yaşadığımız en büyük imtihanlardan biri de burada başlıyor. Başkalarının düşüncelerini sorgulamadan alıyor, hayat tarzlarını ölçü kabul ediyor ve değerlerini kendi değerlerimizin önüne koyuyoruz. Daha sonra ortaya çıkan davranışlarımızı da “Benim tercihim” diyerek savunuyoruz.
Oysa her tercihin arkasında bir düşünce, her davranışın temelinde bir dünya görüşü vardır.
Bir insanın neye güldüğünden neye öfkelendiğine, neyi sevdiğinden neyi küçümsediğine, kimi örnek aldığından neyin peşinden koştuğuna kadar birçok şey, zihnindeki dünyanın dışarıya yansımasıdır.
Düşünce değişirse hayat değişir
Toprağa bıraktığınız bir tohumun nasıl bir meyve vereceğini aşağı yukarı bilirsiniz. İnsan zihnine ekilen düşünceler de böyledir.
İyilik tohumu eken iyilik biçer. Merhameti büyüten, hayatında merhamete yer açar. Hırsı zihnine yerleştiren, bir süre sonra hırsının peşinden sürüklenir. Gösterişi hayatının merkezine koyan, zamanla bütün yaşamını başkalarının beğenisine göre düzenlemeye başlar.
Tüketmeyi yaşamının amacı hâline getiren insan ise sahip olduklarıyla mutlu olmak yerine, sahip olamadıklarının eksikliğiyle yaşamaya mahkûm olur.
Bu nedenle yalnızca davranışları düzeltmeye çalışmak yeterli değildir. Kökü düzeltmeden dalları sağlıklı hâle getiremezsiniz. İnsan davranışlarını değiştirmek istiyorsak önce o davranışları doğuran düşünceleri sorgulamalıyız.
Çünkü yanlış bir düşüncenin üzerine doğru bir hayat inşa etmek kolay değildir.
“Herkes böyle yapıyor” doğru bir ölçü değildir
Çağımızın en tehlikeli cümlelerinden biri şudur:
“Herkes böyle yapıyor."
Herkesin yapması, bir davranışı doğru hâle getirmez. Çoğunluğun bir yanlışı benimsemesi, o yanlışa ahlaki bir değer kazandırmaz. Bir yanlışın milyonlarca kişi tarafından tekrarlanması da onu hakikate dönüştürmez.
Bugün özellikle sosyal medya, bize sürekli olarak neyi sevmemiz, nasıl giyinmemiz, nasıl yaşamamız, ne satın almamız ve kimlere özenmemiz gerektiğini söylüyor.
İnsan, farkına varmadan başkasının hayatının seyircisi olmaktan çıkıp onun taklitçisi hâline gelebiliyor.
Önce bir görüntü izliyoruz. Sonra o görüntüye alışıyoruz. Ardından onu normal kabul ediyor, zamanla benimsiyor ve en sonunda kendi hayatımıza uyguluyoruz.
Düşüncenin pratiğe dönüşmesi tam olarak böyle gerçekleşiyor.
Bilgi edinmek başka, kimliğini kaybetmek başkadır
Bir insan başka toplumların biliminden, teknolojisinden ve tecrübesinden yararlanabilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur. Aksine insanlığın en değerli özelliklerinden biri, toplumların birbirlerinden iyiyi ve doğruyu öğrenebilmesidir.
Ancak bilgi ile kimlik aynı şey değildir.
Bir toplumun teknolojisini kullanmak başka, onun değerlerini sorgulamadan benimsemek başka bir şeydir. Biliminden yararlanmak başka, hayat anlayışını kendi yaşamımızın değişmez ölçüsü hâline getirmek başkadır.
Pencerelerimizi dünyaya açalım; fakat evimizin anahtarını başkalarına teslim etmeyelim.
Çünkü kim olduğunu unutan insan, bir süre sonra başkasının gölgesinde yaşamaya mahkûm olur. Kendi değerlerinden uzaklaşan toplumlar ise zamanla başkalarının doğrularıyla düşünmeye ve onların ölçüleriyle yaşamaya başlar.
Niyet olmadan davranış anlaşılmaz
İnsanın bir davranışını anlayabilmek için yalnızca yaptığı işe değil, niyetine ve düşüncesine de bakmak gerekir.
İki insan aynı davranışı sergileyebilir; fakat onları o davranışa yönelten nedenler tamamen farklı olabilir. Biri gösteriş için yaparken diğeri samimiyetle hareket edebilir. Biri çıkarını düşünürken diğeri Allah rızasını gözetebilir. Biri insanların beğenisini kazanmak isterken diğeri vicdanının gereğini yerine getirebilir.
Bu nedenle yalnızca görüntüye bakarak insanın hakikatini anlayamayız.
Ameller niyetlere göredir.
İnsan zaman zaman kendisine şu soruları sormalıdır:
“Ben bunu neden yapıyorum?”
“Bunu gerçekten istediğim ve doğru bulduğum için mi yapıyorum?”
“Yoksa insanlar beni böyle görmek istediği için mi?”
“İnandığım için mi böyle davranıyorum?”
“Yoksa herkes yaptığı için mi?”
Bu sorular insanı kendi içine döndürür; niyetini, düşüncesini ve davranışlarını yeniden gözden geçirmesine yardımcı olur.
En büyük tehlike farkına varmadan değişmektir
İnsan çoğu zaman bir anda değişmez; yavaş yavaş dönüşür.
Bugün yanlış gördüğü bir şeye yarın alışır. Alıştığı şeyi daha sonra normal görür. Bir süre sonra da daha önce yanlış kabul ettiği davranışı savunmaya başlar.
Asıl tehlike budur: Kalbin ve zihnin yanlış olanla uzun süre yan yana durarak onu normalleştirmesi.
Bir toplumun değerleri de bir gecede kaybolmaz. Önce küçük tavizler verilir. O tavizler zamanla alışkanlığa dönüşür. Alışkanlıklar kültürü, kültür ise yeni nesillerin hayata bakışını değiştirir.
Nesillerin bakışı değiştiğinde toplumun “normal” kabul ettiği şeyler de değişir. Sonunda insanlar, dün yanlış ve ayıp saydıkları davranışları bugün özgürlük veya çağdaşlık adına savunmaya başlayabilir.
Çocuklarımızın yalnızca ellerini değil, zihinlerini de korumalıyız
Çocuklarımıza sadece “Bunu yapma” demek yeterli değildir. Onlara neden yapmamaları gerektiğini de anlatmalıyız.
Yalnızca yasaklar koymak yerine sağlam bir değer dünyası kazandırmalıyız. Çünkü güçlü bir düşünceye ve doğru bir ölçüye sahip çocuk, yanında kimse bulunmadığında da doğruyu seçebilir.
Sadece yasaklarla büyüyen çocuk ise denetim ortadan kalktığında ne yapacağını bilemeyebilir.
Asıl görevimiz çocuklarımızın yalnızca ellerini değil, zihinlerini de korumaktır. Onlara kim olduklarını, nereden geldiklerini, hangi değerlere sahip bulunduklarını ve hayatı hangi ölçülerle değerlendirmeleri gerektiğini öğretmeliyiz.
Kökleri sağlam olan bir nesil, dünyanın bütün rüzgârlarına açık olsa bile savrulmaz.
Kendi düşüncemizin sahibi olmalıyız
Bir insanın en büyük özgürlüklerinden biri, herkesin düşündüğünü düşünmek zorunda olmadığını bilmesidir.
Sorgulamak başkaldırmak değildir. Aksine insanın aklını ve iradesini kullanmasıdır. Ancak bize sunulan her düşünceyi sorgulamadan kabul etmek ne kadar yanlışsa, bir düşünceyi yalnızca başkası söyledi diye reddetmek de o kadar yanlıştır.
Bir ölçümüz olmalıdır.
Hakikat, ahlak, vicdan ve inançlarımızın temel ilkeleri bize yol göstermelidir.
Çünkü başkasının düşüncelerini kiracı gibi zihnimize yerleştirirsek, bir gün kendi evimizde misafir hâline geliriz.
Düşünce davranışın tohumu, niyet davranışın ruhu, alışkanlık ise davranışın tekrar eden hâlidir. Ahlak da bütün bunların karaktere dönüşmüş biçimidir.
Bu yüzden kendimize yalnızca “Ne yapıyorum?” diye sormamalıyız.
Bir de “Neden böyle düşünüyorum?” sorusunu yöneltmeliyiz.
Çünkü insanın eli, çoğu zaman zihninin emrindedir. Zihnimize neyi yerleştirirsek hayatımıza da onu taşırız. Başkasının düşüncesini sorgulamadan ölçü kabul edersek, bir gün farkına varmadan onun pratiğini yaşamaya başlarız.
İşte bu yüzden:
Düşüncesi bize ait olmayanın pratiği de bize ait değildir.
Kendi düşüncemize sahip çıkalım. Değerlerimizi bilelim ve ölçümüzü kaybetmeyelim. Çünkü kimliğini kaybeden insan önce neye inanacağını, sonra nasıl yaşayacağını, en sonunda da neden yaşadığını unutur.
Unutmayalım ki bir toplumun geleceği önce sokaklarında değil, insanlarının zihninde şekillenir.