Bazı cümleler vardır; söylendiği yerde kalmaz. Bir evin duvarlarını aşar, sokaklara yayılır ve bir ülkenin hafızasına kazınır.
Sadiye Demirtaş’ın, yıllar sonra özgürlüğüne kavuşan Selçuk Mızraklı’ya yönelttiği şu soru da böyledir:
“Niye tek geldin Selçuk?”
Dışarıdan bakıldığında bu söz, bir annenin evladına yönelttiği hüzünlü bir sitem gibi görülebilir.
Ama hayır…
Bu, yalnızca bir annenin sorusu değildir.
Yıllardır evlatlarının yolunu gözleyen bütün annelerin, adalet bekleyenlerin, özgürlüğü yarım bırakılanların ve sevinci hep bir yanıyla eksik kalanların sorusudur.
Selçuk Mızraklı, yedi yılın ardından çıkıp geliyor.
Kapıda bekleyen bir anne…
Sarılmalar, gözyaşları, hasret ve tarifsiz bir kavuşma…
Fakat sevinç tamamlanmıyor. Çünkü annenin yüreğinde hâlâ dönmeyen başka bir evlat, açılmayan başka bir kapı ve bitmeyen bir bekleyiş var.
Bu yüzden soruyor:
“Niye tek geldin?”
Aslında bütün mesele bu soruda düğümleniyor.
Bu ülkede kimi zaman bir insan özgürlüğüne kavuştuğunda bile gönlümüzce sevinemiyoruz. Çünkü içeride kalanları hatırlıyoruz. Bir cezaevinin kapısı açıldığında, aynı anda diğer kapıların ardında bekleyenleri düşünüyoruz.
Selçuk’un verdiği cevap ise kavuşmanın sevincine yeni bir hüzün ekliyor:
“Anneciğim, önce ben tek geldim… Keşke Selahattin’i de içime koyup sana getirseydim.”
Bu söz, Türkiye’nin yıllardır çözemediği büyük bir meselenin özeti gibidir.
Bir insanın özgürlüğüne kavuşması elbette değerlidir. Her açılan kapı, umut adına atılmış önemli bir adımdır. Ancak adalet, kişilere göre dağıtılan bir lütuf ya da zamanı geldiğinde sunulan bir iyilik değildir.
Adalet varsa herkes için vardır.
Hukuk varsa herkese eşit uygulanır.
Özgürlük ise kimse için fazla, kimse için eksik olamaz.
Bir annenin yüzündeki kavuşma sevinci, başka bir annenin bekleyişine dönüşüyorsa durup düşünmek zorundayız. Çünkü mesele artık yalnızca isimlerden, davalardan ve cezaevi kapılarından ibaret değildir.
Mesele, bu ülkenin hukuk ve vicdan meselesidir.
Mesele, “Daha kaç anne kapılarda bekleyecek?” sorusudur.
Mesele, bir toplumun barış umudunu büyütüp büyütemeyeceğidir.
Siyaset; insanları yıllarca bekletmenin, aileleri hasretle sınamanın ve toplumun bir bölümünü sürekli kaygı içinde yaşatmanın adı olmamalıdır. Siyasetin görevi acıları çoğaltmak değil, ortak yaşamın ve adaletin yollarını açmaktır.
Gerçek bir toplumsal barış, yalnızca kürsülerden yapılan konuşmalarla kurulamaz. Barış; hukukun üstünlüğüyle, eşit yurttaşlıkla, adil yargılanma hakkıyla ve toplumun vicdanında karşılık bulan somut adımlarla güçlenir.
Selçuk Mızraklı çıktı.
Ancak Sadiye Ana’nın sorusu hâlâ cezaevi koridorlarında, evlat yolu gözlenen evlerde ve bu ülkenin vicdanında yankılanıyor:
“Niye tek geldin Selçuk?”
Bu soruya verilecek en güçlü cevap yeni nutuklar atmak ya da tutulup tutulmayacağı belirsiz sözler vermek değildir.
Cevap, adaletin kapısını sonuna kadar açmaktır.
Çünkü anneler, çocuklarının fotoğraflarına sarılarak yaşamak zorunda değildir. Çocuklar, annelerine kavuşabilmek için ömürlerinden yıllar tüketmemelidir.
Bir devletin gücü, cezaevlerinin yüksek duvarlarıyla değil; hukukunun güvenilirliği ve adaletinin genişliğiyle ölçülür. Bir ülkenin büyüklüğü ise kendi yurttaşlarının acısını duyabilmesiyle anlaşılır.
Bugün Selçuk’un dönüşüne bakarken yalnızca bir insanın evine kavuşmasını değil, hâlâ dönmeyi bekleyenlerin sessizliğini de görmeliyiz.
Artık bu topraklarda yeni ayrılıklara değil, kavuşmalara ihtiyaç var.
Yeni acılara değil, yaraları iyileştirecek cesur adımlara ihtiyaç var.
Öfkeyi büyüten duvarlara değil, halkları ve insanları birbirine yaklaştıracak adalet köprülerine ihtiyaç var.
Ve belki de artık o acı dolu soruyu değiştirmeliyiz:
“Niye tek geldin?”
Onun yerine bütün annelerin gözyaşları içinde, fakat bu kez sevinçle söyleyebileceği bir cümle kurmalıyız:
“Nihayet hepiniz geldiniz.”
İşte o gün yalnızca evlatlar evlerine dönmüş olmayacak.
Bir ülkenin adaleti, umudu ve vicdanı da yeniden evine dönmüş olacak.